Yağmurlu Bir Hafta Sonunda Brahms Dinlerken

Brahms dinlerdik. Kemale erdik yine dinliyoruz. Yüksek zevklerin insanı olmak adına değil, salt zevk aldığımız için. Hem ben Cengiz Kurtoğlu'nu da severim, ama yağmurlu hafta sonlarında değil. Samsun-İstanbul karayolunda 302S model bir dandik otobüste gece yarısı Atkaracalar civarında seyir halindeyken ışığı yanan evlere bakar halde dinlemeyi severim. Bak pek bir Yılmaz Erdoğani oldu bu cümle…

“Macar Dansları” hatırladığım kadarıyla lise harçlığıyla satın aldığım ikinci kaset. (Bir arkadaş da hediye etmiş olabilir, şüphede kaldım şimdi. Satın aldığım ilk kaseti iyi biliyorum ama: “Rossini'nin Uvertürleri”.) “Yağmurlu hafta sonlarında yapılacak işler” gibi bir etkinlik türü var. Alabildiğine romantik bir adlandırma, fakat bu etkinliklerin “Brahms dinlemek” nevinden romantik olması da gerekmiyor.

Öğrencilerden mesleki anlamda kendilerine yol göstermemi isteyen mektuplar alıyorum. Her seferinde uygun bir vakitte cevap vermek üzere ertelediğim bu mektuplar bakıyorum epey birikmiş. “Yapay dillerde (program) yazmakla yetinmeyin, kendi doğal dilinizde de bir şeyler yazın” nasihatını araya mutlaka sıkıştıracağım ama buna yüzüm yok, önce benim yazmam lazım. Bir zamanlar yağmurlu hafta sonlarında yaptığım gibi…

“57 Notlarının” hali hazırda dibe vurmuş okuyucu istatistiklerine baktım. Siteye Feysbuk'tan giriş yapanların sayısı çok yüksek. Enteresan zamanlar… Bu Feysbuk denilen nane herkese iyi-kötü birer “içerik sağlayıcısı” olma imkanı sundu. Cahit Koytak artık şiirlerini “Feys"ten yayınlıyor. Mustafa Karaosmanoğlu abimiz de öyle… Söylecek sözü, gösterecek resmi, dinletecek müziği olanlar; hasılı kelam içeriğin her türü Feysbuk kanvaslarında akıyor. O halde ne duruyoruz, RSS Graffiti ile biz de akalım. Heybemizde sözler bulunur şüphesiz. Ama telif sözler olmalı, aktarma değil. Maskelerden, artistik hareketlerden gına geldim.

"Gençliğin Feysbuk'taki hal-i pür melali” üzerinde durmak lazım mesela. Ne kadar çok “aşık” var yahu. Kendi gençliğimden şüphe eder oldum. Ulan biz gençliğimizi Mars'ta mı yaşadık, extra-terrestiallar (“ET” olarak okuyunuz) arasında naçar halde. Öyle bir sosyolojik bir fenomen yani… Yazmak lazım bunu, ama an itibarıyla sözüm bitti.