Hmm

Bugün farklı yerlerde bir kaç şey düşündüm. Evde: “Oda niye bu kadar dağınık?”, arabada: “Yürürken de bu kadar dikkatli misin?” Zihin gürültüsü mü desek bunlara, “sorgulama” mı? (bu da üçüncü soru oldu) Adı her neyse kemikleşmiş bir alışkanlık bu. Anormal vehimlerden, kuşkulardan bahsetmiyorum, yukarıdaki soruların hiç birinde “kuşku” yok, merak var. Kesif bir içe bakışı gizleyen masum (!) sorular…

“Oda niye dağınık?” Misal, bazı nefret hallerinin gizli bir muhabbete işaret etmesi gibi, bu dağınıklık da gizli bir düzen idealine işaret ediyor. Buna benzer bir cevap verdim. Sonra kendimi bir roman kahramanı olarak düşledim.

Bay R odasında nicedir gözlediği dağınıklığı ortadan kaldırmak yönünde hiçbir gayret sarfetmemesinin nedenleri üzerinde düşünürken kahvaltısını tamamlamak üzereydi. Bunun keyifli bir soru olduğunu hissetti. Daima ihtiyaçtan fazla miktarda demlediği taze çaydan bir bardak daha alırken “mükemmeliyet iştiyakı” diye mırıldandı. Odanın entropisi dahil pek çok şeyi ideal (ve tanım olarak mükemmel) bir geleceğe ertelediğini farketti.

“Yürürken de bu kadar dikkatli misin?” Bu kadar değil ama evet, dikkatliyim. Kalabalıkları sevmiyorum; insan sevmediği yerlerde dikkatli oluyor. Bu cevap kesmedi fakat. Yine eski bir alışkanlık… Bir probleme önerilen ilk çözüm yeterli bulunmadığında yeni çözümlerin arayışına girişmeden önce sorunun yasallığını veya nasıl diyelim, bizim gençlerden birinin tabiriyle “sorulabilitesi"ni sorgulamak lazım. Zira çözüm arayışıyla ilerleyeceğiniz yorucu güzergaha çıkmadan önce yeterli motivasyonunuz olmalı. Yani, yürürken de bu kadar dikkatli olup olmadığımı neden soruyorum?

Gözü devir göstergesinde, kulağı motor sesindeyken tüm duyu organlarının bu olağan sürüş eylemine odaklanmış olmasından rahatsız oldu. Bu rahatsızlığı bir nebze gidermek için yürürken de bu kadar dikkatli olup olmadığını sordu kendine. Yolda yürümek de araç sürmek gibi öteki dünyayla temas kurma zorunluluğundan kaynaklanan eylemler olduğuna göre: "öteki tehlikelidir, evet yürürken de dikkatliyim” diye düşündü. Sonra, direksiyondaki acemiliğini böyle küçük bir zihin oyunuyla bastırmanın verdiği geçici bir öz güvenle gaza bastı. Beşinci vites… İşte en tepede.

Önümüz hafta izne ayrılıyorum. Tatilde ne yapacağız? Edebiyat parçalıyoruz ya, yapmaya başladık bile. Kitlelerin çağrısına kulak verdim, okumak yerine yazmak istiyorum biraz. “Üstadlar okumazlar, yazarlar!” Muazzez kaarilerime duyurulur, iki dilde yazmaya niyetliyim: Türkçe ve Go. Go'da nesne yönelimli programlama çok lezzetli bir konu olarak duruyor. Güz yarıyılı “Programlama Dilleri” dersinde güzel servis edilir bu.

Ama bu ortamda siparişler daima “ortaya bir karışık” türünde olacak. Masamda bir kitap var: Strunk ve White'tan “The Elements of Style”. İngilizce'de doğru ve güzel yazmanın kurallarını 80 sayfada özetleyen bir klasik (lüzumsuz “traş"tan kaçınan ince kitaplara bayılıyorum, "The C Programming Language” bir başka örnek). Arada buna bakıyorum, “okumak yerine yaz” kararından şüphe duyarak… Bir ara yol olarak acaba bu kitaptaki kuralları Türkçe'ye uyarlayarak mı yazsam veya doğrudan kitabı Türkçe'ye uyarlasam? Hani Can Yücel'in Şekspir'in 66'ncı sonesine uyguladığı asimilasyon gibi…

        Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
        Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
        Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
        Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
        Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
        O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
        Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
        Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
        Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
        Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
        Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
        Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e
        Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
        Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

“And captive good attending captain ill"i, "Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e” satırıyla karşılayan bu çeviriye “çeviri” demek haksızlık olur.

Neyse böyle bir uyarlama ne haddimize, bunu geçelim…

Evet izne ayrılıyorum. Geçen her gün ormanda yürürken yanından geçtiğimiz bir ağaç gibi. Ağaçlarla ilgilenirken ormanı ıskalamaya başladık sanki. Verilerin konsolidasyonu gerekiyor, rutin bir işlem. Bir sonraki güne kadar dükkanı kapatırken alınan bir “Z raporu” gibi.

Ha bir de… Okuma kolajları yapsak mı? Fikir muhterem kardeşim Bahtiyar‘dan. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın “Huzur"undan iktibaslar yapıyor şu günlerde.

O gün akşama kadar bekledi. Ertesi gün de… Nuran gelmedi! Mümtaz artık, O’nun gerçekte var olmadığını, bütün yaşadıklarının muhayyilesinin kendisine bir oyunu olduğunu düşünmeye başladı.

Postmodern zamanlar bunlar. Bravo! Feysbuk böyle kullanılmalı.